25.10.2020

Frankfurt Türk Halkevi’nin yarım asrı

FRANKFURT – Bir grup arkadaşıyla 1965 yılında Frankfurt’taki Türk Halkevi’ni kuran ve bu kurumdaki aydınlanma mücadelesini eylemli olarak hâlâ sürdüren tek isim Ülkü Schneider-Gürkan, geçmişle bugünü karşılaştırdı ve geleceğe yönelik öngörülerde bulundu. Geçmişin kısa bir dökümünü çıkaran Ülkü Schneider-Gürkan, Bizim Hessen’in sorularını yanıtladı.

AYPA-Bizim-Hessen-20160323-1255-OC-Halkevi-Logo-1000x1130-Frankfurt Türk Halkevi’ni ne zaman düşünmeye başladınız?
ÜLKÜ SCHNEİDER-GÜRKAN – Biz Halkevi’ni kurmak için çok fazla düşünmedik. Tabii daha öncesi de var, ama 1964’te tasarılarımız belli bir olgunluğa ulaşmıştı. O zamanların ihtiyaçları çerçevesinde bir hareket planı hazırladık. Türkiye’den Almanya’ya toplu olarak gelmeye başlayan insanlarımızın burada düzenli gelip gideceği, iş yaşamını da ilgilendiren ilişkiler kurabileceği, kültürel bağlarını geliştirebileceği, mesela gazete okuyabileceği bir yere ihtiyaçları vardı. Müzik, tiyatro, kütüphane gibi olanakları da içeren bir kurumsallaşma arayışı içindeydik. İnsanlarımızın Türkiye’de bu tür ilişkiler ağı içinde en çok tanıdıkları kurum Halkevleri idi. Biz de onun tüzüğünü getirtip inceledik, sonuçta Türkiye’den bu kurumu buraya ithal etmiş olduk.

O zaman Almanya’da bazı Türk dernekleri kurulmaya başlamıştı. Ama sadece kol işçileri içindi. Tüzükleri de o doğrultudaydı. Biz Halkevi’ni bunların ötesinde projelendirdik. Benim öğrenciliğim sürüyordu, bu arada çalışmaya da başlamıştım. Sonuçta hep birlikte harekete geçtik ve 50 yıl önce Frankfurt Türk Halkevi’ni kurduk.

-Nasıl bir kadroydu ve insanlarımız nasıl o dönemde?
ÜLKÜ SCHNEİDER-GÜRKAN – Frankfurt o zamanlar da bir finans merkeziydi aslında. Bir de büyük inşaat inşatta firmalarının merkezleri vardı. Ekonomide de ağır sanayi değil, finans kuruluşları ağırlıktaydı. Mevcut sanayi işletmeleri ise küçük çaplıydı. Bu çevre koşulları, tabii hem buradaki Türkiye kökenli insanlarının niteliklerini, hem de onların arayışlarını belirliyordu.

Kurucuların üçte biri işçi, üçte ikisi ise öğrenci, mimar, mühendis gibi yüksek öğrenim görmüş ve görmekte olanlardan oluşuyordu. Halkevi’nin kurulduğu dönemde, 50 yıl önce, bu bölgedeki Türklerin büyük bölümü Türkiye’nin sanayileşmiş kentlerinden gelen büyük şehirlerden gelen insanlardı, yani genelde nitelikli işçilerdi. Bir de Frankfurt’a gelenler arasında çok kadın işçi vardı ve bunlar enstitü ya da lise mezunuydular. Gençtik ve şöyle düşündük: Göçmeniz, işçiyiz, ama halkı da kucaklamamız gerek. Öyle düşündük ve harekete geçtik. Halkevi’ni bu duyguyla kurduk.

-Yakınınızda kimler vardı?
ÜLKÜ SCHNEİDER-GÜRKAN – O zamanlar ben öğrenciydim, sonraları profesör olan Ali Sait Yüksel, Dr. Lamia Üçer vardı aramızda. Selahattin Tutkavul’u da hatırlıyorum. Ali Sait, Arbeiterwohlfahrt (AWO) bünyesindeydi. Halkevi de zaten uzun süre AWO bünyesinde etkinliğini sürdürdü.
AYPA-Bizim-Hessen-20160323-1255-OC-Ulku-Abla_Yilmaz-Karahasan-1000x765
Sendikalarla iyi ilişkiler kurduk. Tercümeler yapıyorduk, bir de insanların iş yaşamında karşılaştıkları somut sorunlarını çözüyorduk. Ama malzeme iyi ve gerçekten hazırdı. Yani o kuşak daha Türkiye’deyken dönemin sol partisi TİP ve sendikalarla bile ilişkiler kurmuştu. Burada bu ilişkiler bir biçimde devam etti. AWO bünyesinde düzenlediğimiz kurslara insanlarımız gelmeye başladı. Münchener Strasse, daha sonra da Rotschildalle’de lokallerimiz vardı.

Halkevi tarihinde bazı isimler unutulamaz. Mesela Melih Bekler, Naci Güleşir, Aydın Uçar, Atilla Onağaçlar, Ayten Akyol, Meral ve Nuran Erşan gibi isimler vardı. Hepimiz o yıllardaki Türk toplumunun genç parçalarıydık. Almanca dersleri, folklor, müzik, tiyatro, eğlence geceleri düzenledik, konserler yapıldı, gazete okumaları desteklendi. Kitaplar getirttik. İlgi büyüktü gerçekten. Fachhochschule ile, Frankfurt’taki sendikalarla, resmi dairelerle, Volkshochschule ile  ortak projeler de gerçekleştirdik. Bu büyük ilgiyi hak edecek bir yoğunluk içindeydik, gerçekten çok çalışıyorduk.

-Bu ilgi sonra ne oldu?
ÜLKÜ SCHNEİDER-GÜRKAN – Halkevi’nin 1971 sonrasında politikleştiğini söylemek gerekir. 1971’e kadar düzenlediğimiz kongreleri burada salonlar almazdı, o kadar yoğun bir ilgi vardı. Zaman içinde sıradan insanların çekildiğine ve solun etkisinin arttığına tanık olduk. Fakat bize yönelik talep 70’lerde de bir süre devam etti.

Çünkü insanların sorunlarını da çözebiliyorduk. Onlara yalnız olmadıkları duygusunu verebiliyorduk. Mesela Stadtallendorf’ta bir demir döküm fabrikası vardı. Burada bir Türk işçi süt içmiyor diye işten atılmış. Oysa adamcağızın süte alerjisi varmış. Adı Aslan’dı. Galiba yönetimle bazı sürtüşmeler de olmuş ve bu işçi apar topar Türkiye’ye gönderilmek üzere havaalanına gönderilmişti. Arkadaşımız Melih Bekler gitti, Aslan’ı bindiği uçaktan indirdi ve fabrikayla aradaki sorunu çözdü. Yine atılmak üzere olup da kurtarılanlardan Hasan diye bir işçi vardı, daha sonra Melih ona okuma yazma öğretti.

Bir de Frankfurt’taki ünlü “Duldung Yürüyüşü” var. İnşaat işçilerinin geri gönderileceğini öğrenmiştik. O sırada inşaat sektöründe bir patlama vardı. İşçi ihtiyacı çoktu. Bu nedenle turist pasaportuyla gelen Türk işçileri inşaatlarda çalışma olanağı buluyordu. Alman resmi makamları illegal olan bu işçileri “Duldung” (göz yumma) adı verilen oturma izniyle belli bir süre legalize etti. Bu işçilerin adresleri polise kaydettirildi ve dönüş biletleri için de belli bir paranın bir bankaya yatırılması sağlandı. Sektörde işçi ihtiyacı kalmayınca, bu işçiler hemen geri gönderiliyordu. Ama “Duldunglu işçiler”in Hessen eyaletinde sayısı da çok yüksekti. Sorunları büyüyen bu insanlar Halkevi’ne geldiler, bir bildiri hazırladık, iş büyüdü Frankfurt’ta beş bin kişilik bir yürüyüş düzenledik ve işte o da ünlü “Duldung Yürüyüşü” oldu. Basının da geniş yer verdiği olay böyle büyüyünce resmi makamlar geri adım attılar ve sorun çözüm sürecine girdi. Sonunda bu insanlar Türkiye’ye gittiler ve orada Alman konsolosluklarından işçi vizesi alıp tekrar buraya döndüler. Bu da bizim, Halkevi’nin büyük başarılarından birisidir.

-Bugün ve sonrasına nasıl bakıyorsunuz?
ÜLKÜ SCHNEİDER-GÜRKAN – Halkevi, gerçi benim çocuğum gibidir, ama gelinen nokta çok iç açıcı değil. Bu kuruluş, maalesef tam bir birinci kuşak derneği olarak kaldı. İçine kapanıktır. Oysa üçüncü ve dördüncü kuşak artık sahneye çıktı. Gençlere inemiyoruz, Alman toplumuna entegre olduğumuz için büyük bir ihtiyaç da yok, çünkü toplumda bir yerimiz var… Belki de her şeyin bir ömrü var, ondandır Halkevi ağırlığındaki bu gerileme…

Eğer devam edilecekse, çok yeni şeyler düşünmek lazım. Geçmişin kodlarına sıkışıp kalmadan, yeni atılımlara açık olmak gerek. Genç kuşağın apolitizasyonu açık, demek ki bunu da gözeten yeni açılımlar gerekiyor. Mesela müzik inanılmaz olanaklar içeren önemli bir araç. Müzisyen genç arkadaşlarla yeni atılımlar planlanabilir. Gençlere gerçekten hitap eden işler yapılırsa bu kısırdöngüden çıkılabilir. Dernekçilik sonuçta son derece emek yoğun bir iş.

Fakat bence en önemli mesele kadınlar. Türkiye’deki gelişmeler ışığında kadınların büyük bir potansiyel içerdiğine tanık oluyoruz. Kadınları yeni etkinliklerin odağına almaktan çekinmemek gerek. Onları, kısmen sahip oldukları bazı orta sınıf davranış kalıplarını da dikkate alarak harekete geçirebilir, Türkçenin ve kadınlıklarının farkına varan etkinlikler düzenlemelerini sağlayabiliriz. Bu tabii genç kuşağın işi ve Halkevi eğer bu yeni koşullarda kendini yeniden kurgularsa, geçmişten geleceğe çekilen bir çizgi olabilir. Yani çok da umutsuz değilim. (FHF)

AYPA-Bizim-Hessen-20160323-1255-OC-Ulku-Abla-750x875