25.05.2020

Modern Avrupa’nın Anadolu korkusu

AVRUPA’NIN TARİHSEL TEMELLERİNE EGE’DEN MÜDAHALE

FRANKFURT – Anadolu’yla ilgili, sadece uluslararası siyasette değil, antik tarih tartışmalarında da yeni zarlar atılıyor. Yeni bulgular masaya yatırılıyor, yeni yorum talepleri yükseliyor. Türkiye’nin, özellikle de batısının, M.Ö. 2’nci binyılda, Troya savaşlarının patlak verdiği M.Ö. 1200’lerin öncesi ve sonrasında, “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” bir coğrafya olarak “Sıfırıncı Dünya Savaşı”na sahne olduğu yeni iddialar arasında yer alıyor. Bu dönemin ardından Anadolu’nun 400 yıllık bir karanlık döneme girdiği, artık “kitabî” bir iddia değil, birçok somut bulgu ve ipucundan hareketle tartışmaya açılan bilimsel bir tez. Tamam, ama bunlar Türkçeye yabancı değil. İpuçlarını Türkçede görmüştük. Yani bizim için çok yeni bir durumda yok ortada.
Neden?
Buna geleceğiz. Önce şunu söyleyebiliriz: Her ne olursa olsun, Ege’nin protohistoryası, yani “tarihöncesi” ile “tarih” arasındaki dönem, gerçekten de çok yeni sürprizlere açık. Batı Anadolu halkı Luviler  ve ülkeleri Luwiya’da, yani Bronz Çağı’nda Batı Anadolu’da gelişmiş bu uygarlıkla ilgili yeni bilgi ve tezler, yaşadığımız zamanı da altüst edebilecek bir enerji içeriyor olabilir.
Bu enerjinin, biz neredeyse cumhuriyetle birlikte, 1950’lerden itibaren ise yoğunlaşarak Türkçede işlemeye başladığına tanık olmuştuk: “Mavi Anadolu”.

AYPA-Bizim-Hessen-20160829-1500-Eberhard-Zangger_Hattusa-Temple-800x430
Ünlü Halikarnas Balıkçısı’nın, tam adıyla Cevat Şakir Kabaağaçlı, ve onun öncülüğündeki “Mavi Anadoluculuk” hareketinin temel tezleri (“Anadolu yarımadası Yunanistan yarımadasından daha uygar ve gelişkindi”) ile halen Zürih merkezli yeni bir “jeoarkeolojik harekâta” girişen Dr. Eberhard Zangger’in bulgu ve tezleri arasında bir devamlılık var: Uygarlığın beşiği, bugünkü Türkiye coğrafyasıydı ve o coğrafya, içerdiği kültürlerle birlikte bugünkü Yunanistan’dan çok daha önemliydi. Ancak modern zamanlarda, Batı, bu gerçeğin üzerini örtmek için çok çaba harcadı. “Oynak Tolgalı Hektor”un sonsuza dek gömülmesi şarttı.
Helen kültürünün Anadolu’dan kaynaklandığını ileri süren Halikarnas Balıkçısı, “Hey Koca Yurt”, “Anadolu Tanrıları”, “Anadolu Efsaneleri”, “Merhaba Anadolu” gibi yapıtlarında antik çağ Türkiye efsanelerini inceleyerek bu yargıya varmıştı.
Genel kanı, karşılaştırmalı mitoloji incelemelerinde Halikarnas Balıkçısı’nın ilklerden biri, birçok açıdan da birinci olduğu yolundadır. Anadolu uygarlıklarını araştırmaya trajik gençliğinden başlayarak tüm ömrünü adayan Halikarnas Balıkçısı için bilimsel düşüncenin ve felsefenin anayurdu, Anadolu’dur. Hatta ona göre, Anadolu’da serpilen bilim ve bilimsel düşünce Yunanistan’a geçtikten sonra “dejenere olmuştur”. Mitolojik unsurların, içinden çıktıkları toplumun ihtiyaçlarından doğduğunu bilen Cevat Şakir, mitlerin (efsanelerin ve masalların), ki Atlantis ile Troya “efsaneleri” de bunlardandır, içinden çıktığı toplumun, ekonomik, siyasal, kültürel damgalarını taşıdığını ve bir biçimde onları yansıttığını yazıyordu. Azra Erhat, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, İsmet Zeki Eyüboğlu ve hatta Melih Cevdet Anday gibi yakın yazar dostlarıyla geliştirdiği “Mavi Anadoluculuk” düşüncesi, Anadolu’nun bugünüyle eski çağları arasında kopmayan bir kültür bağı olduğuna dikkat çekiyordu. Dünyadaki birçok mitin ve Yunan mitolojisinin kaynağı Anadolu’daydı. Burada da mihenk taşı olarak Klasik Ege Uygarlığı öne çıkıyordu.

BATI’NIN KÖKLERİ NEREDE?

Batı veya Avrupa, daha doğrusu “Batı demokrasileri”, kendi köklerinin Yunan mitolojisinde yattığını kabul ederken, ışığı Anadolu uygarlıklarının üzerinden çekmek ve o bölgeyi karartmak zorunda kalmıştı. Halikarnas Balıkçısı ve arkadaşlarına göre ise Yunanistan yarımadasına sıkıştırılan Yunan uygarlığı Anadolu’dan çok geriydi ve olsa olsa onun takipçisi konumundaydı. Bunu savunuyorlardı. Örneğin, Cevat Şakir’e göre, Homeros, “İlyada ve Odisseya”yı Gılgamış efsanesinden etkilenerek yazmıştı; çünkü Homeros, Anadolulu idi ve yazdığı tanrılar da Anadolu’da bilinen tanrılardı.
Antik tarih yazımını, 19’uncu yüzyıl Avrupa’sının ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda Anadolu’yu görmezlikten gelmekle suçlayan Halikarnas Balıkçısı için Ege ve Akdeniz, uçsuz bucaksız bir açık hava müzesiydi. Anadolu ile bugünkü Yunanistan arasında bir uygarlık ve mitolojiler karşılaştırması yapılmamasından yakınan Balıkçı’ya göre, Batı toplumları Doğu’nun aydınlanmasından korkmaktadır ve bu korku büyük uygarlıklar yaratmış Anadolu gerçeğine gözlerin kapatılmasını gerektirmiştir. Anadolu uygarlıkları bilerek ihmal edilmiştir. Bugünkü Batı, işte tam da bu ihmalin bir ürünüdür.
“Mavi Anadolu”nun çeşitli boyutlarıyla, 1973’te ölen Balıkçı ve ondan sonra art arda bu dünyadan göçen yol arkadaşlarının takipçilerince yaşatılmaya çalışıldığını, ama bunun yerleşik Batı arkeolojisine, daha doğrusu onun Anadolu’yu geri plana itip geriliğe mahkûm eden ideolojisine kafa tutulacak kadar derin ve yaygın yapılamadığını biliyoruz. Burada bir boşluk oluşmuştu.
Bu boşluğa müdahale edenlerden biri de, 1990’larda Atlantis ve Troya’yı ilişkilendiren genç bir “jeoarkeolog” oldu. Dr. Eberhard Zangger, Troya’nın ve bulunduğu bölgenin, Bronz Çağı’nın en gelişkin uygarlığı olmasına rağmen hak ettiği arkeolojik ve tarihsel ilgiyi göremediği düşüncesindeydi. Zangger, Troya’nın Atlantis efsanesine modellik ettiğini, sonuçta Troya’nın aslında Atlantis’e karşılık geldiğini ileri süren kitabını yayımlayınca önce büyük bir ilginin odağı oldu, büyük bir destek de aldı, ama hemen ardından da büyük yalnızlığı başladı. Yerleşik arkeolojinin “rahipleri”, bu fırlak zekânın yeni soruları ve sorunları tartışmaya açmasını affetmediler.
İşin trajik yanı şuydu: Eberhard Zangger, 1990’larda sadece Batılı arkeologların değil, Türkiye’deki meslektaşlarının da tepkisiyle karşılaşmıştı. Troya’nın çevresindeki kanalların bulunması için helikopterlerle de özel ölçümler yapılması gerekiyordu. Zangger’in bu konudaki öneri ve girişimlerinin, Troya kazılarını yöneten Prof. Dr. Manfred Korfmann ile onun Türk dostları, özellikle de Prof. Dr. İlhan Kayan’ın olumsuz tutumuyla “göğüslendiği”, hatta Süleyman Demirel’e yakın olduğu bilinen Korfmann’ın “O varsa ben yokum” şantajıyla bu ölçümleri engellediği hâlâ konuşulmaktadır. Bir başka ifadeyle, bu bilime pek sığdırılamayacak müdahale ve açık engelleme, artık herkesin iyi bildiği bir sırdır. Bu engeller ve yarattığı gerçekten kirli tablo sonucunda, Zangger, arkeolojinin bir kriz içinde bulunduğunu kitaplaştırdı (“Die Zukunft der Vergangenheit – Archäologie im 21. Jahrhundert”). Ancak Anadolu’nun profesyonel bir uzmanı olarak “bu meslekte” daha fazla ısrar etmeme kararı aldı ve 2000’lerde arenadan çekildi. En azından öyle sanıldı. Uzun süre bu çevrede adı geçmedi. Sonraki yıllarda Zürih’te danışmanlık yaparak anlaşılan ciddi bir birikim sağlamayı başardı. Bu arada temel araştırma konusunu unutmadığını, tersine kendini daha da geliştirdiğini, kişisel olarak araştırmalarına devam ettiğini anlıyoruz.

“LUVİ BOŞLUĞU”

Eberhard Zangger, son yıllarda tekrar Anadolu uygarlığı üzerine çalışmalarına döndüğünü ve eski tezlerinin altını dolduracak yeni araştırmaların peşinde olduğunu gösteriyor. Bu nedenle kurduğu vakıf, Batı Anadolu halkı Luvileri ve Luwiya’yı incelemeyi hedefliyor. Batı’nın Anadolu’ya kör olan gözlerini açmaya çalışacağını duyuruyor. “Luwian Studies” (Luvi Araştırmaları) adlı bu vakıf, özellikle Luvi yerleşim birimlerinin araştırılmasına çağrıda bulunuyor. Nerelerde kazılar yapılması gerektiğini iyi bildiklerine yeni yayımladıkları kitapta ve internet sayfaları “luwianstudies.org”da da dikkat çeken vakıf yöneticileri ile Eberhard Zangger, özellikle Türkiye’deki araştırmacıların Troya’da “Hisarlık tepesinin altındaki alüvyon ovasında” ayrıntılı kazı ve araştırmalara çağrı çıkarmakta, “Geç Bronz Çağı’na ait şehrin”, yani Troya’nın “yer altındaki kalıntılarını bulmak amacıyla” bilimsel yöntemlere başvurulmasını önermektedir.
Ortada ciddi bir bilgi boşluğu olduğu açık. Vakıf sitesinde şu ifadeler yer alıyor:
“Luwian Studies’in kapatmaya çalıştığı bu bilgi eksikliği, muhtemelen geçmişte Avrupa ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki çekişmelerden kaynaklanmış ve zaman içinde gelişmiştir. Bilimsel bir disiplin dalı olarak arkeoloji, Avrupa o dönemde güçlü olan Osmanlı İmparatorluğu’yla rekabet etmeye çalışırken biçimlenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün üzerinden üç kuşak geçtikten sonra bu döneme ait çekişmeler unutulmuştur. Günümüzde ise araştırma tarihindeki bu bilimsel boşluklar, gelecek nesiller için fırsatlar sunar. Geçmişte Ege’nin protohistorya ve eski Yakın Doğu araştırmaları uzmanlarından bazıları, Türkiye’nin batısında MÖ 2. binyılda, bugüne kadar büyük ölçüde ihmal edilmiş bir kültürün var olduğunu savunmuştur. Ancak Luvi kültürünün varlığına işaret eden birçok ipucu yine de sistematik olarak araştırılmamıştır.”
Bu hedeflerin, en az çeyrek yüzyıllık bir geçmişle bağlantılı, daha doğrusu bir entelektüel ısrarın sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Eberhard Zangger, kazanımlarını bırakmaya niyetli görünmüyor.
Ancak böyle kişisel tarihlerin çok ötesinde sonuçlara da hazırlıklı olmak gerekiyor. Çünkü Luviler üzerine araştırma ve nicelemeler, sadece Ege’ye bakışı ve Ege’nin geçmişini değiştirmekle kalmayacak, Batı’nın Doğu’ya ve Anadolu’ya bakışına da ağır bir darbe olacak. Eberhard Zangger ve yol arkadaşlarının düşüncelerini özetleyen bir bakış, şöyle:
“Geçmişin araştırılmasına odaklanan disiplinler coğrafya yahut dil bölgelerine (Mısır bilimi, Eski Grek dili ve edebiyatı araştırmaları, Eski Yakın Doğu çalışmaları vb.), zamansal dönemlere (protohistorya, Eski Çağ tarihi, vb.) ve içeriğe (mimari tarih, filoloji, sanat tarihi vb.) göre gruplara ayrılır. Bilim yüz yıldan uzun bir süredir uzmanlaşmaya doğru bir gelişim göstermektedir. Gözlemler spesifik hale geldikçe, bilimsel başarı da o kadar yüksek olur. Ancak ayrıntılara odaklanmak, büyük resmi görmeyi engelleyebilir. Karmaşık tarihsel olayların rekonstrüksiyonunun başarılı olabilmesi için, uzmanlık alanının sınırları dışına çıkıp farklı alanlarla işbirliği yapmak gerekir.”
Gelinen noktada Dr. Zangger’in gerekli donanıma ve hatta saha tecrübesine de sahip olduğu, jeoarkeolojik faaliyetlerinden anlaşılıyor. Kendisine geçmişte gösterilen tepkide “tümüyle boş olmaması” da ciddi bir rol oynamış olabilir. Gerçekten de Zangger, 1982’den sonra Doğu Akdeniz’deki arkeolojik sit merkezlerindeki bilimsel araştırmalara da katılmış, bu alanda uzmanlaşmıştı.

“BOŞLUK FALAN YOK!” REHAVETİ

“İnsanlarla çevre gelişimi arasındaki tarihsel etkileşimin rekonstrüksiyonu”nu son 40 yılda jeoarkeoloji olarak tanımlandığını hatırlatan Eberhard Zangger’e göre Luviler pek az araştırılmış bir kültür ve uygarlıktır madem, o zaman bu eksikliğin hızla giderilmesi gerekir. Böyle bir girişimin sonuçsuz kalması mümkün değildir. Ama “Luviler konusunda bir eksiklik yok, biz sabahtan akşama kadar öğrencilerimize Luvileri anlatıyoruz” diye gönül rahatlatan yerleşik Türk akademisyen ve arkeologların varlığı da sır değil.
Aslında Zangger, 1990’ların ortasında arkeolojinin kendi içine kapalı dünyasına bir bomba gibi düştü. Düştüğü gibi de uzaklaştırıldı. Troya’nın yıkılması ve etkileriyle ilgili tezleri, onu özellikle Atlantis’le ilişkilendirmesi, “bilim adına şarlatanlık” olarak damgalandı ve kendisinin de “yeni bir Erich von Däniken” olduğu ileri sürüldü. Böylesine acımasız bir biçimde “ödüllendirilmesi”, onun bir uzman arkeolog olarak yaşama planlarına son vermesiyle sonuçlandı.
Aslında Zangger, Troya savaşının mit değil tarihsel bir gerçek olduğu kanısındaydı. Eski dünyanın Bronz Çağı’nda, büyük güçlerin “dünyaya egemen olmak için” giriştikleri dünya savaşının son aşamasıydı Troya, Zangger’e göre. Dünyanın merkezi, bundan 3-4 bin yıl önce gerçekten de Doğu Akdeniz çevresiydi. Eberhard Zangger, ayrıca Atlantis’in Troya’nın nitelikleriyle örtüştüğünü maddeler halinde sıralıyordu ve kendine fazla güvenli çıkışı, yerleşik arkeolojide belki kendisinin de beklemediği kadar büyük bir irkilmeye, reaksiyona yol açmıştı.
Dr. Zangger, Troya’nın tarihsel gerçekliğinden vazgeçmiş değil. Ayrıca bu konuda yeni veri ve bilgi birikimi olduğunu da saklamıyor. Ancak şu sıralarda tezlerini fazla öne çıkarmadığı söylenebilir. Unutması mümkün değil: Bu jeofizikçinin veya kendi deyişiyle “jeoarkeologun” yerleşik arkeolojiye yönelik bu tepkisi gerçekten “ödülsüz” bırakılmadı, Almanya’da çok ağır saldırılara maruz kaldı. Özellikle akademyanın tepkisi acımasız ve amansız oldu. Görüşlerini savunabileceği tek bir kürsü veya olanak verilmedi. Alan araştırmaları için izin başvurularına yanıt bile verilmedi. Üniversitelerin eski çağ araştırmacılarına yönelik polemikleri nedeniyle kendisine yönelik kuşku tam bir öfke dönüştü. Zangger, araştırma gruplarının tamamen kemikleşmiş, kurumuş olduğunu savunuyor ve akademyanın arkeolojideki her türlü yeniliğe uzak durduğunu, üniversite dünyasının da kendi mevkilerini korumaktan ve yaptıklarının onaylanmasını görmekten başka bir hırs taşımayan korucularca işgal edildiğini ileri sürüyordu. Bu meydan okumaya büyük bir tepki geldi.
Dr. Zangger, aslında bir sinire dokunmuştu ve aldığı tepkinin bu açıdan önemi büyüktü. Bütün yaptıkları ve kişiliği “nonvaleur” (değersiz, yetersiz) başlığı altında toplanıyordu. Daha otuzlu yaşlarını sürerken bir Amerikan uzmanlık dergisinin kitabını dâhice bulması ve bu arada da Der Spiegel’in kendisine ve çabalarına geniş verirken “Arkeolojinin Einstein’ı” gibi sıfatlar kullanması, Zangger’in lehine değil, aleyhine sonuçlar verdi. Yerleşik arkeolojideki kurumsal saflar, uluslararası ölçekte ve iyice sıklaştırıldı. “Zangger’in popüler bilim hezeyanlarıyla fanteziyi karıştırdığı ve bilimle ilgisinin olmadığı” suçlamaları hızla yayıldı. Kendisine tutunacak tek bir dal bile bırakılmadı.

KUTSAL FORMÜL TROYA

Bu öfke, biraz da Troya ile ilgiliydi aslında. Troya, Batı kültürünün temelinde yatan bir kutsal formüldü. Avrupa, ortak kimlik için bu formüle gerek duyuyordu ve zedelenmesini, alışılmış tanımlardan uzaklaştırılmasını affedemiyordu. Dr. Zangger’in meslekten arkeolog olmaması, üniversitelerden destek almaması ona karşı kullanılmaya başlandı. Böyle bir ortamda, Korfmann ve Kayan’ların sanıldığından çok daha güçlü ve etkili oldukları anlaşıldı.
Troya’nın kazıcısı Manfred Korfmann, ölümünden önce en büyük savaşını, belki de tek büyük savaşını Zangger’e karşı vermişti, ama bunu onu kürsülere davet ederek değil, tersine tüm kürsüleri ve tezlerini savunabileceği alanları kapatarak yapmıştı. Prof. Dr. İlhan Kayan’ın ise Korfmann ile “Zangger bizim geçmişte yaptıklarımızı değersizleştiriyor” gibi bir zeminde buluştuğu anlaşılıyor. Nedense Zangger’e çok öfkeli “arkeoloji gazetecisi” Özgen Acar, Cumhuriyet’teki 15 Haziran 1999 tarihli “Kavşak” köşesinde “Atlantis avcısı Zangger”e karşı sadece devleti değil Koç, Sabancı ve diğer büyük sermayeyi de uyanık olmaya çağırıyor, hırslı ve görece genç bu araştırmacıyı Yunanların bir yeni “tahta at”ı olarak çiziyordu. Acar, Zangger’in bulabileceklerine karşı Prof. İlhan Kayan’ın itirazını da yazmıştı:
“Kayan, ‘Helikopterle yapılacak anomali saptamaları yoluyla, örneğin bugünkü yüzey altındaki eski akarsular belirlenebilir. Korkarım Dr. Zangger bunları Atlantis’in kanalları olarak sunacak. Oysa yıllardır aynı yöntemlerle elde edilen sonuçları Stuida Troica’da sunduk’ diyor.”
Böylece arkeolojinin doğumu ile Avrupa-Osmanlı savaşlarının örtüştüğüne dikkat çeken ve Yunanistan ile onun üzerinde yükseldiği varsayılan Avrupa’yı büyük göstermek, Türkiye topraklarındaki uygarlıkları da küçük göstermek amacıyla modeller oluşturulduğunu savunan bir tezin önü kesilmiş oluyordu. Bu nefretin arkeolojinin üst katlarında bugün de devam ettiği söylenebilir. Bir tezin kanıtlanması için gösterilecek çabalara, üstelik mali bir yük getirmeyen arayışlara böyle engel olmanın bir gerekçesi olmalıdır kuşkusuz. Cumhuriyet gazetesi çevresinden Orhan Bursalı, gerçi Korfman-Kayan-Acar “ortaklığına”arka çıkıyordu, ama gazetesinin 30 Ocak 1999 tarihli Bilim Teknik ekinde yer alan yazısında, kafasında yine de bazı soru işaretleri olduğu anlaşılıyordu:
“Bugün Troya’yı sahiplenmesi nedeniyle kendisine Türkiye olarak çok şey borçlu olduğumuz Tübingen’li Prof. Manfred Korfmann ve bölgeyi iyi bilen Egeli Prof. İlhan Kayan’a göre, Atlantis’le Troya’nın bir ilgisi yok.
Ama hiç önemli değil, şu minicik ömründe okyanusa olta atarak büyük bir balık yakalamaya çalışan Zangger’e engel olmanın da anlamı yok. Kendi yarattığı maddi olanaklarla orada yapacağı kısa süreli ama büyük bir çalışmanın bize dahası yararı bile var. Yeraltındaki coğrafi değişiklikleri ve oluşumlarla ilgili yeni bilgilerin elde edilmesi, bölgedeki bilimsel çalışmalara ışık bile tutabilir. (…)
Bütün bu çalışmalar ve araştırmalar, yazılanlar, çizilenler ve tartışılanlar, Anadolu’nun uygarlığın gelişmesinde ve yaygınlaştırılmasında taşıdığı önemi vurguluyor.
Anadolu, her karış toprağındaki binlerce uygarlık iziyle dünyanın en zengin arkeolojik bölgesidir. (…)
Türkiye, Anadolu için büyük arkeolojik projeler geliştirmelidir.
Troya gibi…
Efes gibi…
Üç büyük proje, ülkemizdeki arkeolojiyi birden yükseltecektir.
Hem bilim olarak hem meslek olarak arkeoloji değer kazanacaktır.
Bu projeler ilk yatırım sermayesini fazlasıyla çıkartacak ve yeni yatırımlara bile kaynaklık edecektir.
Anadolu, yabancı ülkelerdeki arkeolojinin gelişmesine yardımcı oluyor.
Çelişkiye bakın ki Türkiye’deki arkeolojinin gelişmesine yardımcı olmuyor.”
AYPA-Bizim-Hessen-20160829-1500-Zangger_The-Luwian-Civilization-800x1120
DOĞRU BİLDİĞİ YOLDA…

Bu tepkilerle, sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da neredeyse tüm kapılar yüzüne kapanan Eberhard Zangger, meslek değiştirdi ve bir başka alanda hayatını kazanmaya başladı. Ancak anlaşılan o ki, gerek arkeoloji gerekse Akdeniz uygarlıklarına olan gönül bağını ve entelektüel sorumluluğunu yitirmedi. Geçen yıllar içinde tezlerinden vazgeçmediği ve yeni araştırmalara hazır olduğu yolundaki sinyalleri yeni bir site (“luwianstudies.org”) kurarak vermişti. Burada kalmayarak, kısa bir süre önce İngilizce yayımladığı kitapla, yeni atılımlara hazır olduğunun ek bir işaretini vermiş oldu.
Dr. Zangger yine 20 yıl önceki temel tezlerinden hareket ediyor. Bugünün ölçüleriyle bakıldığında, M.Ö. 2’nci binyılda, Troya çevresinde bir dünya savaşı yaşandığının altını çizen Dr. Zangger’e göre, Anadolu’nun doğusundaki Hititler ile Yunanistan yarımadasındaki Minos, Miken, Kiklat (Tavşan Adaları) prenslikleri karşı karşı bulunuyorlardı. Büyük oyunculardı bunlar. Ama aralarında, yani bu iki blok arasında kimler ve hangi krallıklar vardı? Troya’nın tam da bu belirsiz alanda bulunması birçok soruyu beraberinde getiriyor.
Zangger, çeyrek yüzyıldır, Troya’nın bugünkünden çok daha büyük olması gerektiği tezini savunuyor. Ancak aynı Troya’nın sözü geçen güç bloklarına (“müttefik güçlere”) tek başına kafa tutacak kadar da büyük olmaması gerektiği kanısında. Asıl ilgisini çeken, ortada bir iktidar boşluğu bulunmaması. Anadolu’nun batısı çok sayıda küçük krallıkla doluydu ve bunlar ne Miken uygarlığına ne de Hitit kültürüne ait sayılıyorlardı. Luwian Studies Vakfı, Batı Anadolu’daki Geç Bronz Çağı’na ait 340 yerleşim merkezi saptamış bulunuyor. Vakıf, “bugüne kadar ilk kez Ege Denizi çevresinde Geç Bronz Çağı’na ait bilinen bütün yerleşimleri gösteren bir harita” hazırlayarak, aslında bir ittifak sistemine de dikkat çekmiş oluyor. Mısır kayıtlarına “Deniz Kavimleri” olarak giren orduların Batı Anadolu’nun birleşik prenslikleri ve krallıkları olduğunu savunuyor. Zangger, bu deniz kavimlerini Luviler başlığı altında inceliyor. Bu ittifak, aynı zamanda, düşman Miken ittifakı tarafından Troya’da imha edilen ittifaktır.
Geçen yıllar içinde, Zangger, kimilerine göre, Türk atasözündeki gibi, “sütten ağzı yanınca yoğurdu üfleyerek yemeyi” öğrenmiş gibidir. Öyle bir izlenim bırakıyor. Ancak hedeflerinden ve tezlerinden yüzgeri etmediği de açık. Gerçi artık Atlantis’ten söz etmiyor, fakat tam bir meydan okuma içinde olduğu da gözlerden kaçmıyor. Ayrıca, bu kez bu alanda sözü geçecek güçlü bazı isimleri arkasına almayı ihmal etmediğine dikkat çekiliyor. Bu arada medyada da eskisi gibi değil, kendisine daha dikkatli bir biçimde yaklaşıldığı gözleniyor. Örneğin Neue Zürcher Zeitung’da yer alan Thomas Ribi imzalı geniş bir makalede, eleştirilerin de ortaya çıktığına, ama Zangger’in muhtemel eleştiriler karşısında daha şimdiden hazırlıklı olduğuna işaret ediliyor.
Yeni durum şu: Eberhard Zangger, elinde elbette kesin bir tanım olmadığını, amacının da zaten öne sürdüğü tezleri tartışmaya açmak ve kanıt için araştırılmasını sağlamak olduğunu söylüyor. Ama Ribi’nin sözü geçen yazıdaki final gerçekten ilginç: NZZ yazarı, arkeologların değil, Alman zengin tüccar Heinrich Schliemann’ın 1870’lerde elinde İlyada ile bölgeyi kazıyıp Troya’yı ortaya çıkardığına dikkat çekiyor.
Çok ilginç bir döneme girmiş bulunuyoruz.
Avrupa kimliğinin ve tarihinin yeniden gözden geçirilmesiyle sonuçlanabilecek bir kesitin eşiğinde gibiyiz. Avrupa ve Türkiye’nin genç kuşak bilim insanlarını önyargısız ve dostça bir çekişme bekliyor. Buradan hem aydınlanma düşüncesi, hem Avrupa tarihi, hem de Türkiye tarihi kârlı çıkabilir. Ama kemikleşmiş, her yeni sorudan korkan ve yeni entelektüel meydan okumaları kendisine, hatta kişiliğine karşı saldırı sayan küçük ruhlu koruculardan (“rahiplerden/imamlardan”) aydın ve bilim insanı çıkmayacağı kesin.
Bekliyoruz. (FHF)